“Bugüne uyanmam için bir nedenim var mı?”

Bazı vakitler -özellikle kendimi işe yaramaz bir hilkat garibesi gibi hissettiğimde- kendimi kendime sorar halde bulurum. Tahminimce de bu tür bir soruyu soran bir tek ben değilim.

Son memleket yolculuğumdan sonra ayrımsadım ki yaşadığım yer aslında benim için dünyadaki cehennemden farklı bir şey değilmiş. Göğü görmeyen, yeşilden griye bürünmüş, eskiye özlem duyan sokaklar, arabalardan gelen gürültü curcunasıyla dolu caddeler, yürürken karşıdan veya yandan gelen yayalara çarpmama savaşımı verdiren kaldırımlar, süs olsun diye tek tük refüjlere yamanmış incecik ağaçlar… Tüm bunları ancak habitatımı kısa bir süreliğine bile olsa değiştirince fark etmiş olmam aslında durumun ne denli dramatik boyutta olduğunu gösteriyor.

“Mahremiyet” mefhumunun git gide belirsizleştiği, yok oluşa mahkum edildiği bu olgu, bize “şehir yaşamı” diye lanse edilen kavramdan başka bir şey değil. Tüm bunlara göz yummuş, sesini çıkartmaktan aciz bir de şehir insanı var. Herhangi bir topluluğa aidiyet duygusu olmayan, varsa da onu yitiren, salt kendi çıkarını gözeten bireyci bir mantaliteye sahip, üretme yetisini uzun zaman önce kaybetmiş, sadece tüketme eylemiyle ayakta durabilen bir yaratığa evrilmiştir şehir insanı. Kalabalıklar arasındaki yalnızlığını kendi tahakkümüyle oluşturduğu sanal dünyada gidermeye çalışan, gerçekte de sanal bir yaratığa dönüşmüş; hakikatte elle tutulur, gözle görülür bir şey üretmeden “hayat”ı tecrübe ettiği zannıyla geçip gidiyor dünyadan.

Derin bir uykuya dalıp bitmesini hiç istemediği bir düşü görmekte olan insan, gerçeklik dünyasıyla karşılaştığında ise sudan çıkmış balık misali ne yapacağını bilemeyip şaşırmış, gergin bir halde karşısına çıkan realiteyi kabullenmeye çalışır; fakat ne tahakkümünü sürdürdüğü sanal dünyadan kopabilmiş ne de şaşkınlıkla karşıladığı bu gerçeklik dünyasına alışabilmiş olur. Geri kalan yaşantısı boyunca sürekli bir ikilem durumunda kalır, bir süre sonra da ortada deneyimleyeceği bir dilemma kalmaz, sürekli sorulmakta olan soru artık geride kalır; kimi erinç kimi kaygı ve acı içinde “asıl gerçeklik” dünyasına hapsolur ve yavaşça yitmeye, yok olmaya mahkum olur sonsuza değin…

Hakan Gölgeci

1994 yılının Ağustos’unda sıcak bir yaz gününde dünyaya geldim. Fakat bir sorun vardı, ben normal olmayan -engelli- bir birey olarak dünyaya gelmiştim. Bu durum önüme birçok “yapay” engel çıkarsa da ailemin -özellikle annemin- sınır tanımaz desteğiyle bütün bu sorunların üstesinden geldim. İlköğretimi Havuzbaşı İlköğretim Okulu’nda okul üçüncüsü olarak tamamladığımda aslında bana engel olmaya çalışan insanlara acıdıkları, kücümsedikleri insanların neler yapabileceğini kanıtladım. İlk SBS’zedelerden biri olarak girdiğim sınavlardan iyi bir puan alarak Cağaloğlu Anadolu Lisesi’nin kazandım. Ve burada yaşamımın en keyifli, mutluluk verici, içten zamanlarını geçirdim; hayatımın en önemli tecrübelerini ve birikimlerini bu okulda öğrendim.2015 yılında buruk bir sevinçle okuldan mezun oldum. Şu an Yeditepe Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü’nde öğrenim görmekteyim. Aynı zamanda Anadolu Üniversitesi’nin Açıköğretim Fakültesi’nde Sosyoloji bölümünde kendimi başka alanlarda da geliştirmek ve yetiştirmek için öğrenimimi
sürdürüyorum. Okul yaşamım dışında müzik, edebiyat, ekonomi gibi alanlarla da ilgiliyim. Bu da benim renkli kişiliğimin yansıması olsa gerek... Çaylak bir yazar adayı olarak ben de bu blogda yazılarımı siz değerli okurlarla paylaşacağım.
Hakan Gölgeci

Latest posts by Hakan Gölgeci (see all)