Babamın hastalığını öğrendiğimizden beri 1 buçuk yıl kadar geçmişti. Önce iyiye giderken sonraları gittikçe kötüleşen bir hastalık sürecinde ben lise son sınıfta YGS’ye hazırlanmaya çalışıyordum. Bir taraftan okul bir taraftan sınav derken babamın yanında çok olamıyordum haliyle. Böyle günlerden birinde özel bir kurumun Türkiye geneli yaptığı deneme sınavına katılmak için evden ayrılmıştım. Önemli bir sınavdı, kendisini test etmek, rakipleriyle kendi durumunu kıyaslamak isteyen herkes bu sınava girerdi. Günler öncesinden başvurduğumuz sınavda ben de elimden geldiğince gayret gösterecektim. Lakin hayat her zaman bizim kontrolümüzde olamıyor maalesef. Yarım saat, kırk dakika geçmişti sınav başladıktan sonra ki bir anda cebimde titreyen telefonla irkildim. Önce bakmaya yeltenmedim. Sınav anında da uygun olmazdı zaten. Fakat telefon ikinci defa ısrarlı bir şekilde çalınca bakmak durumunda kaldım. Arayan annemdi. Sınavda olduğumu bile bile böyle ısrarla asla aramazdı. Kesin acil bir durum vardı. Yoksa, babama bir şey mi olmuştu? Bıraktığımda iyiydi oysaki. Ne yapacağıma önce karar veremedim. Sınavın ortasında telefona bakamazdım. Ama susacak gibi de değildi. Mecburen görevli hocadan izin aldım. Babamın hasta olduğunu ve annemin ısrarla aradığını söyleyerek dışarı çıktım. Haberler kötüydü. Babam kan kusuyordu. Annem ne yapacağını şaşırmıştı. Koş, yetiş diyebildi anca. Buz gibi kesildim bir anda. Arkamı dönüp içeri girdim ve geleceğim için optik forma karaladığım 30 kusur cevaba baktım. Bu sınavdan nasibim de bu kadardı sanırım. Böyle anlarda insanın gözü ne sınav görüyor ne başka bir şey ama çok da iyi başlamıştı sınavım. Hafif kızgınlık duymuyor değildim anneme beni aradığı için ama düşünecek bir durum yoktu. Meraklı bakışlar arasında hocaya kitapçıklarımı teslim edip sınavdan ayrıldım. 15 aydır iyi giden hastalığın tam sınav anında bu şekilde kendisini hatırlatması geleceğin de habercisiymiş aslında.

Aynı durum defalarca tekrarlandı çünkü. Ders çalışmak için evden her ayrıldığımda telefonum tetikte her an çalacakmış korkusuyla yaşadım. Ve çaldı da. Koştura koştura acillere mi taşınmadık, günlerce hastane köşelerinde mi kalmadık. Acıyla hatırladığım onlarca anı…

Sonra bir gün okulda son günümdeyken, son sınavımı olup artık okula veda edecekken haberlerin en kötüsü geldi. Telefon çaldı ve ağlayan bir ses hemen gel dedi. Eve nasıl gittiğimi bilmiyorum. Evin kapısının açık olmasından ve kapı önündeki onlarca ayakkabıdan ne olduğu açıkça anlaşılıyordu. Babam 2 yıllık mücadelenin ardından hayata gözlerini yummuştu. 19 yaşında çalan bir telefonla babasının vefat ettiğini öğrenen biri olup çıkmıştım sonuç olarak.

En azından artık tedirginlikle telefon başucumda beklemem diye sevinemeden bir iki yıl sonra anneannemin kalp kriziyle ölümden dönüşünü haber aldım yine gece yarısı çalan uğursuz bir telefonla. Sonra bunların arkası hep geldi. Bir gün akrabamız trafik kazası geçirdi. Bir gün birisi kafasına silah sıkarak intihar etmeye kalkıştı. Bir gün yeğenlerim düştü, kafası bacakları kırıldı… Derken derken…

Artık en ufak bir zamansız telefonda benim kalbim küt küt atar oldu. Duymak istemem hiç söylenecekleri. Hatta hiç açmak istemem o telefonu. Ne kötü bir duygu bu. Bilmiyorum çoğu kişinin hayatında böyle mi ama belirli aralıklarla kotu haber vermek üzere zamansız, ısrarlı çalan telefonlar yüzünden ben panik atak bir hale geldim.

Biliyorum, ölüm de hastalık da başka belalar da hep bizler için. İyiliklerin ve güzelliklerin yanında illa ki yasayacağız bunları da. Lakin insanız iste, acıların en büyüğü sevdiklerimizin başına gelen olumsuzluklar. Umarım sizler benim yaşadıklarımı yaşamaz, hayatınız boyunca aldığınız güzel haberler hep kötü haberlerden daha çok olur. Kötü haber almadığınız her anın kıymetini bilmeniz dileğiyle…