Günlerden Cuma, aylardan Haziran’dı. Havalar iyiden iyiye ısınmış, İstanbul’un bunaltıcı sıcağı kendini göstermeye başlamıştı. Son gözden geçirmeleri de bitirdikten sonra derin bir nefes alarak masamdan kalkmış, serinliği ile meşhur balkonumuza geçerek biraz nefes alma umuduyla gökyüzünü seyre dalmıştım. Saat epeyce ilerlemişti. Sabah bu kadar önemli bir sınavı olan bir öğrencinin uyanık olmaması gereken bir saatte, neredeyse akrep ve yelkovanların 3’ü gösterdiği bir anda, gökyüzünü seyredecek kadar rahat görünüyor olmama rağmen, adı üstünde “sınav stresi”, sınav günü yaklaştıkça benim de giderek tüm benliğimi sarmıştı. Her öğrenci gibi artık olup bitmesini istiyordum tüm bu sınavların. Omzumda çok büyük yük vardı, hissediyordum. Ve başarısız olmayı aklımdan bile geçirmek istemiyordum. Hele hele bir sene daha hazırlanma gibi bir lüksüm hiç yoktu. Üstelik YGS beklediğimden çok daha kötü geçmişken. Sabah matematik sınavı vardı, en önemlisi. “Şu an beni biri böyle görse kesin deli der herhalde” diye güldüm kendi kendime, biraz sonra yapacağım delilikten habersiz!

Gökyüzüne son kez kafamı kaldırdım sanki bir işaret beklercesine. Belirsizliğin beni kemirip durduğu o anlarda artık iyisiyle kötüsüyle tek istediğim her şeyin sonucunun belli olmasıydı. Tam gözlerimi hafifçe kapayıp kendimi gecenin sessizliğine bırakmışken inanılmaz bir gürültüyle irkildim. O kadar güçlü bir ses çıkmıştı ki en derin uykusunda olan insanın bile uyanmaması imkansızdı. Kafamı sesin geldiği yere doğru çevirdiğim an bembeyaz bir ışık ikinci bir gürültüyle parlayıp kayboldu. Bir anda neye uğradığımı şaşırmıştım, işaret derken beklediğim bu türden bir şey değildi elbette ki. Sesin ve ışığın kaynağı hemen sol çaprazdaki binanın arkasındaki yoldu. Ben sadece o inanılmaz gürültüyü duymuş ve devasa ışık patlamasının bir kısmını görmüştüm. Ne olup bittiğini ise tam olarak görememiştim. Yolda bir kaza olduğu belliydi, gürültünün nedeni de o olsa gerek. Fakat o ışık da neyin nesiydi? Büyük bir korku ve meraka kapıldım. O saatte dışarıda olan birtakım insanların sesleri ve bağrışmaları da duyulmaya başlamıştı. Kalbim hızla çarpıyordu. Ne yapmam gerektiğini şaşırmış bir haldeyken nasıl olduğunu anlayamadığım bir şekilde kendimi pijamalarımla sokakta olay yerine doğru koşarken buldum. Birkaç saat sonra sınavı olan birisi için fazlaca bir maceraya atılmıştım sanki.

Binayı geçip de yola çıktığımda insanların orta refüje doğru kümelendiğini gördüm. Tahminim doğruydu, bir araba kazasıydı. Süratle gelen bir araba orta refüjdeki büyük aydınlatma direğine çarpmış ve direk devrilmişti. Işık patlaması da devrilen direğin ucundaki aydınlatmanın tuz buz olmasından kaynaklanmıştı. İnsanlar korkudan çok yaklaşamıyorlardı. O an bunca delilik yetmezmiş gibi artık her şeyi öğrenmiş olmama rağmen daha yakından durumu görmek istedim. Üst geçitten geçip durmuş trafiğin arasından kaza mahalline doğru yaklaştım. Çarpan arabanın onlarca parçası yolda savrulmaya devam ediyordu, araç kullanılmaz haldeydi. Benim merak ettiğimse yolcuların durumuydu. Biraz daha ilerleyince kaldırımda titreyerek oturan bir genci ve onu teselli etmeye çalışan başka bir genci ayakta dururken gördüm. Neyse ki çarpan arabanın bu genç iki yolcusu burunları dahi kanamadan kurtulmuşlardı. Muhtemelen sarhoş bir sürücü, üzerlerine kırarak onların direğe çarpmalarına ve başka diğer araçların da birbirlerine çarpmasına neden olarak kaçmıştı. Paramparça olmuş bu arabadan nasıl yara almadan kurtulabildiklerine hayret etmiştim. Olay mahallini incelemeye devam ederken arka camdaki bir yapışkan gözüme ilişti: Bir üniversitenin logosuydu. Benim yarınki sınavla kazanmayı hedeflediğim üniversitelerden bir tanesinin…

Neredeyse benimle aynı yaşıt olan bu iki gencin yanına yaklaştım usulca. “İyi misiniz? Bir ihtiyacınız var mı?” diye sordum kendi kendime şaşırarak ve onların hallerine de acıyarak. “Ben iyiyim de arkadaşım çok korktu, bir su getirebilir misin abi” dedi ayakta duran. Hemen aceleyle eve döndüm, bir şişe su ve bardakla geri döndüm. Gece uykusundan uyanıp pencereye çıkan insanlar da yukarıdan ne yaptığımı anlamaya çalışıyorlardı. Döndüğümde gençler arabadan uzaklaşmış, karşı kaldırıma oturmuşlardı. Hemen suyu ikram ettim. İçerken hala elleri titriyordu. O sırada polis aracının ve ambulansın siren sesleri duyuldu. Teşekkür ederek minnetle bardağı uzatan genç biraz daha iyi görünüyordu. Bunca korku yaşamalarına üzülsem de daha kötüsü olmadığına şükrettim. Daha fazla kalmayı gerektirecek bir şey olmadığını fark edince ben de tekrar evin yolunu tuttum.

Bir anda neler olmuştu öyle rüyada gibi. Gençlerin halleri hala gözlerimin önündeydi. O an anladım ki onca girilecek sınav, kazanılacak okul vardı, ama daha gerçek bir şey varsa o da ölümdü. En iyi üniversitede okusan da hayat ve ölüm arasında çok ince bir çizgi vardı. Öyle prestijli bir üniversitede okuyan bu iki gencin o gece son geceleri olabilirdi. Hayat aslında ne yarın ne de öbür gün gireceğim sınavlardan asla ibaret değildi. Hayatın anlamı belki de boş bardağı uzatırken minnetle parlayan o bir çift gözde saklıydı.

Bu düşüncelerle evin önüne doğru gelmiştim. Kafamı kaldırıp henüz dakikalar önce gökyüzüne bakıp sınavla boğuşup durduğum balkonu görünce aklıma geldi:

Birisi bir işaret mi bekliyorum demişti?

 


Sınav öncesi yaşanmış diğer çarpıcı hikaye için tıklayınız.

Abdullah İkiz

Abdullah İkiz

1993 baharında evimin ikinci çocuğu olarak dünyaya geldim. Sıradan bir hayat sürerken, benim için dönüm noktası İstanbul Cağaloğlu Anadolu Lisesi’ni kazanmak oldu. Çok keyifli 5 senenin ardından İstanbul Teknik Üniversitesi’ne yerleştim. Bu sayede hem Almanca hem de İngilizce öğrendim. Üniversite 3. sınıfa başlamadan önce Erasmus programı ile Almanya’nın Aachen kentine gittim. Bir sene boyunca Aachen Teknik Üniversitesi’nde (RWTH) bölümüm ile ilgili dersler aldım. Şu an ise İTÜ Makina Mühendisliği Bölümü’nde mezuniyetim için gün saymaktayım.
Abdullah İkiz

Latest posts by Abdullah İkiz (see all)