Tarihi Yarımada asırlık müzeleri, yüzyıllara meydan okuyan farklı medeniyetlere ait eserleri ve daha nice özelliğiyle İstanbul’u tanımak ve öğrenmek isteyenlere sayısız fırsat sunuyor. Sadece cadde ve sokakları arşınlamak, eski yapıları keşfetmek bile sizi küçük bir zaman yolculuğuna çıkarıyor. Meşhur Çemberlitaş Bizans Döneminin eski gelenek ve inanışlarından izler taşırken Bab-ı Ali Caddesi Osmanlı İmparatorluğu’nda hükümetin ve gazeteciliğin kalbi olarak kabul edilen bir başka önemli merkez. Tabiki turistler tarafından merak edilen ve Suriçi’nin simgeleri haline gelen tarihi eserlerimizin başında Aya Sofya, Topkapı Sarayı ve Sultan Ahmet Camii geliyor. Farklı uygarlık ve zamanlara şahitlik eden bu yapılar ziyaretçilerin ilk durak noktalarından. Bunların yanı sıra birçok tarihi ögeyi içinde barındıran ve asıl tarihseverlerin ilgisine mazhar olmuş merkezlerden belki de en önemlisi İstanbul Arkeoloji Müzesi. Bu yazımda müzeye yaptığım geziden notlarla birlikte gözlemlerimi paylaşıyor olacağım.

Gülhane Parkı’na giriş yapıp Osman Hamdi Bey yokuşunu takip ettiğinizde yolun sonunda Topkapı Sarayı’nın kapılarından birini ve hemen yanında İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin girişini buluyorsunuz. Bu devasa giriş şimdiden sizi meraka sürüklemeye yetiyor. Müze kart burada geçerli, ancak 20 TL değerinde tek kullanımlık bilet ile de giriş yapmanız mümkün. Müze binalarının ortasında geniş ve güzel bir avlu bulunuyor. Tarihi binaların mimarisi ile avluda bulunan heykellerin gizemli çekiciliği, Topkapı Sarayı arazisinde yer alan Adalet Kulesi’nin silüeti, zemindeki arnavut kaldırımlar ve daha birçok detay Yeni Müze Binası’nın dış cephesinde bulunan ve alanı boydan boya kaplayan cephe örtüsünün bu güzel ortamın mistikliğine ve ambiyansının güzelliğine gölge düşürmesine izin vermiyor. Arkeoloji Müzesi’nin ciddi bir iç – dış cephe restorasyonu geçirdiğini ve bu sebeple bazı müze bölümlerinin kapalı olduğunu öğreniyorum. Dünyaca ünlü İskender Lahdi ve Ağlayan Kadınlar Lahdi’nin bu bölümler içinde kaldığını öğrenmek çok üzücü.

Eski Binadan giriş yapıyorum ve kapıda Sidon Asil Mezarlık kalıntıları beni nazikçe selamlıyor. Alanda Sidon bölgesine ve o dönemin yapılarına dair detaylı bir açıklama bulunmakta. İlk kattaki duvarların çoğu gri renkte ve ışıklandırmalar müzeyi diğer merkezlere göre daha modern bir havaya bürümüş. İç odalardaki ışıklandırmalar dikkat çekici ancak çoğu eser arkaplan renklerin gri tonlarında ve yapılarınkiyle benzer olmasından dolayı ihtişamını ön plana çıkaramıyor. Bu binanın aksine Eski Şark Müzesi kısmının bazı duvarları bakır-tunç renginde renklendirilmiş ve bu ton ayrımı tarihi eserlerin güzelliklerinin ortaya çıkmasında önemli bir faktör olarak gözüme çarpıyor. Eski Bina’nın giriş katı eşsiz el işi, detaylı heykeller ve hatta iskelet kalıntılarından oluşan sayısız lahde ev sahipliği yapmakta. Her köşede Antik Çağ ve diğer çağlara ait birçok obje görebilmek mümkün. Malesef belli bölgelerde ışıklandırma problemli, resimde de görülebileceği gibi zemine gömülü olarak üstü cam kaplı sergilenen iskelet bu durumun başlıca örneklerinden.

Merdivenleri çıkarken duvarlardaki el işleri ve rengarenk geometrik camlar dikkat çekiyor. İkinci kat daha ferah ve birçok önemli kitap, parşömen eserlerinin sergi alanı olarak kullanılmakta. Biraz daha ilerledikçe ışıklandırma ve ambiyans değişiyor, ayaklarınızın altında gıcırdayan tahta seslerinden daha eski bir hole ilerlediğinizi anlıyorsunuz. Kapı ve tahta gıcırtıları ziyaretçileri tarihin derinliklerine götüren birer araç ve aynı zamanda geçmişin günümüze ulaşan sesleri. Bu eski bölümde girişin hemen yanında bulunan fakat çok dikkat çekmeyen küçük bir koleksiyonu fark ediyorum. Bu grubun içinde yer alan küçük, eşsiz tablet kalıntısı Anadolu ve Mısır’ın iki kadim uygarlığının temsilcisi ve şahidi. Bu önemli eser Hitik Kralı III.Hattuşili ile Mısır Hükümdarı II.Ramses tarafından imzalanan ve yeryüzünde bilinen ilk yazılı barış antlaşması olan Kadeş Antlaşması.

Bu antlaşmanın daha büyük bir kopyası Birleşmiş Milletler Merkez Binasında sergilenmekte ve tüm insanlık için ayrı bir önem taşımakta. Doğruyu söylemek gerekirse Kadeş Antlaşması’nın tablete dökülmüş halinin daha büyük ve şaşalı olduğunu sanırdım, ancak resimden de anlayacağınız gibi tablet istenirse tek elde bile taşınabilecek bir boyutta, tabi bir bütün halinde olduğunu düşünürsek. Maalesef eser günümüze ulaşana dek bir hayli yıpranmış ve kırılmalardan dolayı birkaç parçası saklanabilmiş. Herşeye rağmen el işçiliği çok güzel ve en önemlisi anlamı çok büyük. Bir tarihi eserin güzelce sergilenebilmesi için olağandışı boyutlara veya hayran kalıcı bir güzelliğe sahip olması gerekmez, içinde barındırdıkları, amacı , karanlık yıllara ışık tutması görselliğinin pekala üstünde olabilir ve bir eserin olmazsa olmazlarındandır. Kadeş Antlaşması insan doğası ve savaş, barış, dostluk, düşmanlık vb insani kavramlar arasında bir köprü görevi görüyor ve bu yüzden daha da anlam kazanıyor. Bana kalırsa bu eşsiz ve değerli eser daha ilgi çekici ve modern bir şekilde sergilenmeli. Daha büyük bir kopyasının yapılması, teknolojik uygulamaların kullanılması vb. uygulamalar Kadeş hakkında daha çok ilgi uyandırıp daha fazla insanın bu eser hakkında bilinçlenmesini sağlayabilir. İkinci katta birkaç turlamadan sonra restorasyondaki alanlara geçiş izin verilmediğinden buradaki gezim sona ermiş oluyor.

Arkeoloji müzesi ülkemizin sahip olduğu büyük kültür hazinesinin en önemli merkezlerinden biri. Koleksiyon oldukça zengin ve bir çok medeniyete ait eserleri barındırmakta, öyle ki kıymetli objelerin bir çoğu müzenin avlusunda ve toprak alanda bile sergileniyor. Kullanıma ayrılan alanların bu büyük hazineye yetersiz geldiğini söylemek yanlış olmaz. Açık havada sergilenen bu eserlerin her birinin ayrı hikayesi olmasına rağmen toplu ve dar bir alanda sergilenmesi gözüme takılan bir başka problem oldu. Ayrıca eserler hakkında tarihi ve yararlı bilgileri barındıran notlar ve okuma kartlarının yetersiz kaldığı da kolayca fark ediliyor. Restorasyon çalışmalarının bu tür eksiklikleri de gidermesini umuyoruz. Her şeye rağmen Arkeoloji Müzesi’nde bir gün geçirmek size tarihin mistik havasını solumakla birlikte geçmişte keyifli bir yolculuk vadediyor. Gezinin sonunda avluda bulunan kafede güzel bir Türk Kahvesi içme imkanı da cabası. Şimdiden keyifli yolculuklar..

*Geldim, Gördüm, Öğrendim