Mart ayının sonlarında bir Cuma akşamıydı. Her zaman olduğu gibi okuldan gelince uyumuş, 9-10 gibi uyanıp ders çalışmaya koyulmuştum. Artık çok az kalmıştı, Pazar günü YGS’ye girecektik. Her genç için olduğu gibi benim için de hayatımın en önemli sınavlarından biriydi. Lakin tek sınavı değildi.

2 yıldan beri babam amansız bir hastalık olan akciğer kanserine yakalanmıştı, yılların verdiği yorgunluk ve acıyla, biraz da sabahlara kadar içtiği sigaralar nedeniyle. İlk yıl bir sürü tedaviler, ilaçlar, kürler derken, iyileşiyor diye sanarken o yaz dönüşü çok ağırlaşmıştı hastalığı. Zaten ileri seviyedeydi teşhis konulduğunda, doktorlar hiç bir zaman ümitli konuşmamıştı. Tedaviye ve iyileşmeye dair onca şeyden sonra kanserin ilerleyişinin durdurulamayışı artık babamın da inancını bitirmiş, her gün artan acılarıyla günlerini saymaya başlamıştı. Bense babamın gözlerimin önünde eriyişini, yok oluşunu çaresizlikle izlerken elimden en ufak bir şey gelmeden, okulumu bitirmeye çalışıyor, üniversiteye geçiş sınavlarına hazırlanıyordum. Bir yandan sabahlara kadar ağrıdan uyuyamayan babamın başında bekliyor, diğer yandan fırsat buldukça oturup ders çalışıyordum. Hayat bize ne getirirdi bilmiyordum ama tek istediğim babamın bu son günlerinde onu sevindirecek bir sınav sonucu alabilmekti. O yüzden bırakmadım hiç çalışmayı, biliyordum artık babamın nefesleri sayılıydı ve ondan sonra hayat artık hiç olmadığı kadar acımasız olacaktı bana. Hiç olmadığı kadar sorumluluk yükleyecekti sırtıma. Her şeye hazırlıklı olmalıydım.

Yine tüm bu sonu gelmez duygu ve düşüncelere dalmış, önümde duran deneme kitapçığına odaklanmaya çalışırken, annem seslendi içeriden. Babamın bir saniye bile durmayan öksürükleri yine çoğalmış ve kan kusmaya başlamıştı. Lavabonun önünde zorla ayakta durarak öksürüğünün bitmesini bekliyordu. Ağzından gelen kan hepimizi tedirgin etmişti elbette ama neyse ki öncekiler gibi büyük bir kanama olmadı. Biraz olsun öksürüğü yatıştığında artık ayakta kalacak gücü de kalmamıştı. Koluna girerek yatağına yatırdık. Neredeyse bembeyaz kesilmiş solgun dudaklarının arasından artık tüm ümidini kesmişcesine bir kaç kelime süzüldü: “Allah’tan çok şifa diledim ama nasip olmadı. Zaten herkese şifa verse kim ölecekti o zaman?”

Bir süre başında bekledik, çok zamansız gelmişti bu rahatsızlık, sınava son iki gün vardı. Hemen kendisini toparlamasını istiyordum, normale döner umuduyla öylece beklerken bir anda soluğu gece yarısı hastane koridorlarında aldım. Bizden başka kimsenin olmadığı, soğuk, kasvetli acil koridorlarında. Daha iyi olmasını ümit ederken tam tersi olmuş, annem doktor tanıdıklarıyla görüşmüş, durumu anlatmış ve mide kanaması geçirdiğine dair belirtiler olduğunu öğrenmişti. Hastaneye gitmesi gerekiyormuş. Ama mümkün değil babam kalkıp da bir adım atacak durumda değildi. Mecburen ambulans çağırmalıydık. Daha birkaç saat öncesine kadar ayakta olan, daha düne kadar hastaneye giderken bile arabayı kendisi kullanan babam, sedyeyle ambulanslara taşınacaktı. Çok zoruma gitti. Kabullenemedim. Ama başka çaremiz yoktu. Hayatımda ilk kez ambulans çağırıyordum o da babam içindi. Karmakarışık olmuştum. 2 gün sonra gireceğim sınavım bir yanda, ambulansla hastaneye gitmek zorunda olan babam bir yanda. Ailede tek erkek olarak güçlü olmak zorunda olan ben ama aynı zamanda bu yaşında babasının muhtaç kalışıyla yüzleşen ve bunu kabullenemeyen ben. Böyle duygudan duyguya atlarken ambulans geldi. Ambulansla sadece bir kişi geldiği için sedyeyi taşımaya insan lazımdı. Ambulans çağırmışız yetmemiş bir de üç dört kişiden yardım istemek zorundaydık. Çaresizce nazımız geçen birkaç komşumuzu uyandırdık. Hepimiz bir ucundan tutup yavaşça merdivenlerden indirmeye başladık sedyeyi ve üzerinde öylece yatan babamı. Başladık ama o manzara bir erkek çocuğun hayatında asla görmek istemeyeceği bir manzaraymış, zihnime o görüntü mıh gibi yerleşince anladım. Genç bir erkek için baba hep güçlü olmak demekmiş, hiç kimseye muhtaç olmamak demekmiş, baba hastalanmazmış, üzülse belli etmezmiş, gözyaşı dökmezmiş. Anladım ki içi boş bir cümle değilmiş; baba bir erkeğin kahramanıymış. Daha 56 yaşında olan babam, hayatı boyunca kimseye muhtaç olmamış babam, komşularının gözünde hep bir saygınlığı olan babam, kimseye eyvallah etmemiş babam, en hasta anında doktora giderken bile arabayı kullanmama izin vermeyen babam, çaresizce yatmış bir bez parçasının üstünde merdivenlerden aşağı indiriliyordu. Ben bu duygularla boğuşurken, kim bilir o neler hissetmişti o an? Yüzündeki ifade o kadar anlamlıydı ki! Bir babanın, çocuklarının, eşinin ve komşularının gözleri önünde bunca çaresiz kalması nasıl acıtmıştır canını kim bilir? Babasını bu halde görmeyi kabullenemeyen evladı gibi o da evladının kendisini böyle görmesini hiç istemeyen bir baba olarak ayrı ayrı yüzleşiyorduk ilk kez bu duygularla çaresizliğin kollarında.

Birtakım tetkikler, uzun bekleyişler sonucunda sabaha karşı endoskopiye aldılar. Öğlene doğru annemin seslenişiyle irkildim, içim geçmiş koltukta otururken. Dayanamamış yüreğim belki de daha fazla acıya, beynim unutmak istercesine her şeyi, kapatmış kendini dünyaya. Babamı çıkarmışlardı, birazdan odaya alacaklardı. Aldığı ağrı kesiciler nedeniyle midesinde yara oluşmuş, kanama geçirmiş. Müdahale etmişler. Yanına girdim beklerken. Biraz rahatlamış gibi görünse de yaşadığı onca acının ve sarsıntının yüzünde belki de hiç gitmeyecek belirtileri vardı. Biraz sonra odasına aldılar, tedbir ve tedavi amaçlı bir kaç gün hastanede kalacaktı. Ben artık iyi olduğunu görünce eve döndüm öğleden sonra, hemen uyumuşum. Akşam uyandığımda her şeyden habersiz yakınlarımın yarınki sınavda başarılar dileyen telefon ve mesajlarıyla gözlerimi açtım. Mesajları görünce hatırladım, yarın sınava gireceğimi. Onca şeyin arasında zihnimin en arka sıralarında kalmıştı sınav. Düşününce bir anda buz gibi kesildim: Yarın sabah hayatımın en önemli sınavı var, babam hastanede, annem onun başında ve ben evdeyim, tek başımayım!

Sabah uyaya kalmayayım diye erkenden saat kuran birisi olmamasına rağmen herkesten çok önce uyandım. Kahvaltımı ettim. Doğruca babamın yanına gittim. Hastane sınava gireceğim okula yakındı. Tek derdi bir iki saat sonraki sınav olan yaşıtlarımın aksine, kendi hastalığı ile uğraşan oğlunu düşününce babamın üzüntüsü ikiye katlanmıştı. O an kendi halinden çok benim için üzüldüğüne eminim, kendisini suçlamıştı biliyorum. Baba yüreği böyle bir şey olsa gerek. Daha fazla üzülmesine izin vermemek için yaşadığım onca çalkantıyı içime gömdüm ve moralim yüksekmiş gibi davrandım. Çaresizce içinden ettiği dualarıyla uğurladı beni. Hızla sınava doğru yol aldım. Önce gireceğim okul, sonra bina, sonra sınıfım… Tek tek buldum sınav yerimi. Cam kenarında adıma ayrılmış sıraya oturduğumda metrelerce koşup da yorulmuşcasına derin bir nefes aldım. Gözlerimi kapatıp tüm yaşadıklarımı düşündüm. Ne kadar da hızlı gelişmişti, gözlerimi açtığımda kötü bir kabustan ibaret olmasını istediğim onca şey. Bir an kapıda çocuklarını heyecanla sınıflarına yollayan anne babalar geldi gözümün önüne. Belki çocuklarından bile heyecanlı anne babalar. Benim ise dışarda herhangi bir bekleyenim yoktu. Sınavdan çıkacak diye merakla kapıya doğru yönelen bir çift göz yoktu beni gözleyen. Bu gerçek bile bütün psikolojimi altüst etmeye yeterdi. Ama babam için elinden hiç bir şey gelmeyen benim tek yapabileceğim her türlü olumsuzluğa rağmen biraz sonra önüme gelecek sınavdan mümkün olan en iyi sonucu almaktı. Bundan iki sene önce ilk bine girer gözüyle bakılan ve derece sınıflarında el üstünde tutulan ben ilk on bine girebilmek için dua ediyordum. Sadece filmlerde görürüz sandığımız bir hayatın içinde ayakta kalmaya çalışıyordum.

Şimdi tüm bu yaşananların üstünden dile kolay 5 yıl geçti. İlk 10 bine giremesem de makul bir başarı elde ettim sınavda. Fakat sınav sonuçlarının açıklandığı gün, babamı defnetmek üzere mezarlığa götürüyorduk.  Kaderin bir cilvesi ya öğrenemedi sınav sonucumu. Artık söylenecek tek bir kelime yoktu, gittiği yerde huzurlu olmasını dilemekten başka. Bense bugünden şimdi o günlere bakınca fark ediyorum ki tüm bu yaşadıklarım beni hep bir amaç uğruna hazırlıyormuş aslında. Geçmişte yaşadıklarımız bizi gelecekte olacağımız yere hazırlamaz mı zaten. Çok dersler çıkardım elbet yaşadıklarımdan ben de. Ama en iyi şunu anladım ki o sınavda dışarıda tek bir bekleyenimin bile olmaması, tüm hayatım boyunca her şeyi tek başıma başarmam gerektiğinin habercisiymiş. Bana düşen ise kaderime küsmeden hayatın bana çizdiği yoldan emin adımlarla yürümekmiş. Hepimizin yapması gereken de bu değil midir aslında?

Abdullah İkiz

Abdullah İkiz

1993 baharında evimin ikinci çocuğu olarak dünyaya geldim. Sıradan bir hayat sürerken, benim için dönüm noktası İstanbul Cağaloğlu Anadolu Lisesi’ni kazanmak oldu. Çok keyifli 5 senenin ardından İstanbul Teknik Üniversitesi’ne yerleştim. Bu sayede hem Almanca hem de İngilizce öğrendim. Üniversite 3. sınıfa başlamadan önce Erasmus programı ile Almanya’nın Aachen kentine gittim. Bir sene boyunca Aachen Teknik Üniversitesi’nde (RWTH) bölümüm ile ilgili dersler aldım. Şu an ise İTÜ Makina Mühendisliği Bölümü’nde mezuniyetim için gün saymaktayım.
Abdullah İkiz

Latest posts by Abdullah İkiz (see all)